 |
| Eski İstanbul Çiçekçi
Mekanı Sepetçiler Kasrı idi. |
| |
 |
| |
 |
| |
 |
| |
 |
| |
 |
| Osmanlıda Bir döneme
adını veren Lale çiçeği |
| |
 |
| Eski
Osmanlıda resmin yasaklı oluşu çiçek süslemesine önemi
artırmıştı. |
|
İstanbul ve Marmara
Bölgesinde Çiçeklerin Bahçelerin Tarihteki Yeri
Tarihler boyunca Osmanlı medeniyeti
için bir değer oluşturmuştur bahçeler. Osmanlı tarihçileri
imparatorluğun askeri, siyasi durumu ve gelişimi hakkında fazlaca
bilgi verdikleri halde, medeni durum ve yönlerinin gelişimine ışık
tutabilecek bilgileri vermekten sakınmaları veya ihmal etmeleri
sonucu, Osmanlı medeniyetinin esas bünyesi içinde parçalanmaz bir
unsur olan bahçelerin tarihsel gelişimi ile ilgili yeterli
sayılabilecek bilgiler günümüze ulaşmamıştır ne yazık ki. Mevcud
kaynaklardan elde edilen bilgilerin yeterli olmayışı, diğer taraftan
da aid oldukları devirlerden kalma bahçe örneklerinin günümüze
ulaşmamış olmaları, Osmanlı bahçeciliği üzerine yapılan
araştırmaları zora sokmaktadır takdir edersiniz ki.
Bu olumsuzluklarla birlikte, mevcud olan kısıtlı kaynaklardan elde
edilen bilgiler ışığında edindiğimiz kanaat doğrultusunda asla ihmal
etmedikleri bahçecilik alanındaki durum, aşama, faaliyet ve
hamleleri, belli başlı örnekleri kısmen de olsa hatırlatılarak, Türk
Bahçecilik Tarihi'ne dair bir pencere açılmış olacaktır.
Neredeyse bütün tezyinatında çiçeklerden esinlenen ve bunu çeşitli
örnekler halinde taşından toprağına kadar aşılayan bir milletin, hem
estetik hem işlevsel manada bahçelere gereken önemi vermemeleri çok
uzak bir ihtimaldir. Eski ve yeni bütün medeni milletlerde görülen
ilk vatansever ve medeni gelişme adımının bahçe yaratmakla
başladığını kabul ettiğimize göre, Türk bahçeciliğinin her halde çok
eski devirlere kadar uzanıp giden bir geçmişi olması da mantıken
icab eder. Ayrıca bahçecilik ve çiçekcilik alanında vaktiyle yetişen
Türk ve bilhassa Osmanlı mütehassıslarının sayıca bolluğu ise, diğer
milletlerinkiyle her bakımdan boy ölçüşebilecek durumda oldukları da
bir gerçektir.
Osmanlı Türklerinde bahçeciliğin bir bilim dalı ve sanat olarak
görülmesi oldukça eski tarihlere dayanır.Bu eskiliğin hicri 900
(1495) tarihlerinden daha geçmiş zamanlara doğru uzanıp gittiğini
gösterecek nitelikte "Tezkire-i şükufeciyan", "Revnaku'l-ezhar", "Şükufenama",
"Mi'yaru'l-ezhar", "Ferahname" ve"Garsname" gibi bir takım tarihi
kaynaklara rastlanmaktadır. Hicri 1100 (1689) yıllarında Şehremini
Cami'nin hatibi olan Übeydullah Efendi yazdığı Netayicü'l-ezhar
(Tezkire-i şükufeciyan) adlı çiçekci kitabında çiçekseverliğe gayret
edilmesinin çiçek yetiştirmede ne derecede etkili olduğundan,
zamanında mevcud olan çiçeklerin kimler tarafından ilk olarak
yetiştirildiğinden bahsetmektedir.
Ayrıca alfabetik sırayla çiçekçilikle uğraşan şahısların adlarını da
kitabında sıralamıştır ki, bunlar arasında Ebüssuud Efendi ile
İbrahim Han zade Ali ve Mehmed beyler, İmam zade Mehmed Çelebi,
Yeniçeri efendisi İsmail, Anbarcı zade, Bostan zade Mehmed Efendi,
Piri Paşa zade Seyyid Cemali Bey, Tezkireci Mehmed Efendi, Tacir
Mustafa Çelebi, Cüce Hüseyin Çelebi ve Hasan Beşe gibi isimler
bulunmaktadır. Übeydullah Efendi'nin bu eseri, Osmanlı
bahçeciliğinin geçmişi incelenirken başvurulması gereken tarihi
kaynakların başında gelir. Bunlardan başka Avcı Sultan Mehmed
devrinde yaklaşık 1667 yıllarında Şükufename-i musavver adlı bir
eser yazan Ali Çelebi ile Dördüncü Murad'ın aynı zamanda
hekimbaşılığını yapan Kasımpaşalı Emin Mehmed Efendi, Hoca Sadü'ddin
zade Salih Efendi, Tophaneli hattat Mahmut Çelebi, Dede Bey, Koca
Mustafa şeyhi Hasan Efendi, Sarıyerli Solak zade oğlu, Fındıklılı
Molla Çelebi, Üsküdarlı Muharrem usta, Çorbacı oğlu, Eyüblü veli
Çelebi, Hasankaptan zade ve Üçüncü Ahmed devrinde yaşamış Üsküdarlı
Toygarbaba lakabıyla bilinen Hamza Çelebi'yi sayabiliriz.
Türkiye'de ve özellikle İstanbul, Edirne, Bursa gibi büyük
şehirlerde eski devirlere aid Osmanlı bahçelerinin tasarımı,
mimarisi, biçim ve içerikleri, kullanılan harç ve materyalleri
hakkında yeterli derecede bilgi olmadığına, bunun yanında bahçe
örneklerinin de günümüze ulaşmadığına temas etmiştik. Bahçelerle
ilgili bilgilere başta eski minyatürler, divanlar, tarihler ve
özellikle, isimlerinden bahsettiğimiz çiçek ve bahçelere dair
yazılmış eserlerle arşiv belgelerinde rastlanmaktadır. Bu kaynaklar
klasik devirdeki
Osmanlı bahçelerinin nitelik ve özellikleri hakkında yeterli olmasa
bile aşağı yukarı bir fikir verebilmektedir. Bu fikirler
doğrultusunda, Osmanlı bahçelerinde genellikle dört köşe büyük
mermer havuzlar, gölge veren ve meyva yetiştiren büyük ağaçlar,
sarmaşıklı ve salkımlı çardaklar, sed ve merdivenler, fıskiye ve
selsebiller, çeşme ve ağzından su akan arslan heykelleri,
gülistanlar, lalezar ve çemenzarlar gibi canlı ve cansız
materyallerin bulunduğu yühsek ihtimal dahilindedir. Osmanlı
bahçelerinin tasarımlarında karakteristik olarak havuz (daha ileri
dönemlerde yapay gölet ve şelaleler de mevcut), fıskiye, selsebil,
çeşme, ağzından su akan heykeller v.s. gibi daha çok suya dayalı
cansız materyaller ile çeşitli canlı materyallerin kullanılmasında,
islamiyette yapılan cennet tasvirinin; "cennet içinden ırmaklar
akan, büyük havuzlar ve şelaleler bulunan, çeşitli türlerde ağaçlar
ile hurma bahçeleri ve üzüm bağlarından oluşan bir bahçe mekanı
olarak vurgulanmaktadır" rolü büyüktür.
Osmanlı'da dünyevi mekanda bir cennet köşesi yaratma arzusu ile
bahçelerinde bu tür canlı ve cansız materyalleri kullanarak
karekteristik Osmanlı bahçesini meydana getirmiştir. Bahçelerde
canlı materyal olarak çınar, dışbudak, ıhlamur, karaağaç, çitlenbik,
defne, erguvan, ve ahlat v.s. gibi büyük ağaçlardan, gül, lale,
sünbül, zerrin ve karanfiller v.s. gibi bezeme elemanlarından
bahsedilebilir. Bundan başka Osmanlı devri bahçelerinin mimari ve
geometrik açıdan, bir tabiat taklidi eser olmadığını da kabul etmek
gerekir. Bu durumda Osmanlı devri bahçesini, Osmanlı mimarisi gibi
sadece milli bir zevk ve duygunun ürünü olarak düşünmek gerekir.
"Süs" ten ziyade "mantık" ve "fayda" ya önem veren bu zevk ve duygu,
yarattığı bahçesinde de kendisini göstermiş ve bu nedenle çiçek
kadar yemişe ve ağaca da değer vermiştir. Ayrıca Osmanlı devrinde
Türk bahçesinin, bahsettiğimiz belli başlı unsurları gibi; bir ev
veya bir konağın, bir köşk veya bir sarayın en önemli bir bölümü
olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Aralarında yerin konumu
ve müsadesine göre değişik şekillerde tasarlanarak yapılmış olanlar
gibi bazı ayrılıklar bulunmasına rağmen içerik ve karakter
itibariyle birbirlerine aşağı yukarı benzemektedirler
Osmanlı devrinde İstanbul'da her ev veya konakta olduğu gibi
padişahlara aid saray, kasır ve köşklerinde birer bahçesi olduğu
bilinmektedir. Gerek Osmanlı tarihlerinde, gerekse basılmamış arşiv
belgelerinde bu gibi yerlerden bahçe olarak bahsedilmektedir.
Önceleri sahiplerinin elinde iken sonraları ölüm, terk gibi daha
birçok nedenden dolayı padişahlara intikal eden bahçeler de
mevcuttur. Osmanlı srayında bulunan asıl hasbahçe haricinde, yine
padişahlara tahsis edilen İstanbul bahçeleri de vardı. Bilindiği
gibi İstanbul'da Topkapı Sarayı'ndaki Hasbahçe içindeki binaların
bir çoğu ilim ve sanat öğretilen irfan yuvaları idi. Osmanlı'da ilim
veya sanat akademisi sayılan bu yere Hasbahçe denilirdi. Mimar Koca
Sinan ile Mimar Mehmed Ağa'nın hep bu hasbahçedeki çalışma
mekanlarından ilham alarak yetiştiklerini biliyoruz.
Şahsi gelirlerinin bir kısmını veya şahsi zevklerinin belli bir
bölümünü temin ve tatmin etmek amacıyla Osmanlı padişahlarının
İstanbul'un muhtelif yerlerinde bahçeler tesis ve işletmeleri çok
eski bir usuldü ve bu iş Osmanlı sarayında önemli bir yer işgal eden
bostancılar sınıfının esas görevini teşgil ediyordu. Ayrıca
Rumeli'de Tunca ve Meriç vadilerinde Edirne sarayına bağlı geniş
sahalar işgal eden bu cins bahçeler mevcuddu. Bostancı ocağında
görevli kişiler, ya sarayın Hasbahçesi'nde veya saray haricindeki,
diğer bahçe ve bostanlarda hizmet ederlerdi. Bostancı ocağı dokuz
dereceli bir sınıftan oluşmaktaydı. Bahçe ve bostan işleriyle meşgul
olan bostancılar, Hasbahçe ve hassa bostancıları olarak iki kısımdı.
Birinci kısım yirmi bölüktü; ve sarayda Hasbahçe'ye bakarlardı.Saray
dışındaki bahçe ve bostanlarda çalışan bostancılar, üstad denilen
başlarının gözetimi altında ayrı ayrı topluluk halinde idiler.
Daha sonraki tarihlerde hariçteki bahçelere de Hadaik-i hassa
denilmiş ise de, asıl Gılman-ı Bağçe-i hassa ismi verilen
bostancıların çalışmış oldukları mahal Hasbahçe idi. İstanbul
bostancıbaşısı her sene idaresi altındaki bütün bu bahçelerde
yetişerek satılan mahsullerin defterini zamanında padişaha sunmak
görevleri arasındaydı. Dışarıda sebzelerin 200, çiçeklerin ise,
yaklaşık 17 dükkanda satışa sunulduğu söylenir. Bütün hadaik-I
hassa'yı aynı derecede ilgilendiren şu tarihi kayda da dikkat çekmek
gerekir. Evahir-i c. ahir tarihli olan bu hüküm suretine göre bütün
hasbahçe'lere dikilen çınar, dışbudak, ıhlamur, karaağaç, çitlenbik,
meşe, defne, erguvan, ve ahlat ağaçlarının taze ve yetişmiş fidan
halinde İzmit, Karamürsel ve Yalova'dan getirildiği anlaşılmaktadır
Tarihi kaynaklarda ismi geçen belli başlı hasbahçe ve diğer İstanbul
bahçeleri arasında şunları sayabiliriz; hicri 991 - 1146 yılları
arasına rastlayan yirmiye yakın tamirat defterinde adları
kaydedilmiş olan Bağçe-i Çiftlik, Bağçe-i Kiremidlik, Bağçe-i
Mandıra-i İrva, Bağçe-i Mandıra-i Mirı, Bağçe-i Bab-ı Nev, Bağçe-i
Kapudan Ali Paşa, Bağçe-i Çiftlik-i Şeyh Efendi, Bağçe-i Tırnakçı
Hasan Paşa, Bağçe-i Ağa-i Darü's-saade, Bağçe-i Kalender Paşa, Bağçe-i
Sazlı Dere, Bağçe-i Yusuf Paşa, Bağçe-i Şah-ı huban, Bağçe-i
Uskumru, Bağçe-i Merre Hüseyin Paşa, Bağçe-i Mustafa Paşa, Bağçe-i
Haracı, Bağçe-i Mesih Paşa, Bağçe-i Aişe Sultan, Bağçe-i Umur, Bağçe-i
Kuzguncuk ve Bahçe-i Fındıklı gibi bahçelerin tam olarak
bulundukları yerler,yaptıran kişilerinin adları, tesisleri,
bölümleri, mahsulleri ve diğer özellikleri hakkında bugün için
esaslı bir bilgi mevcut değildir. Ayrıca bunlara yine Tersane
civarındaki İskender Paşa, Cebeci köyü'nde Mustafa Paşa,
Alibeyköy'de Mustafa Paşa çiftliği, Eyüb'de Hüsrev Bey çiftliği,
Haznedar'da Çiftlik, Litroz köyü'nde (Bugün Bakırköy'e bağlıdır.
Bu civarlarda bulunan Ferhad Paşa çiftliği'nde vakıf sularından
Halkalı suyuna ait bir menba bulunmaktadır.) Ferhad Paşa, Tuba
köyü'nde İbrahim Paşa, Karabali civarında Liman-ı cedid, Tuzla'da
Mehmed Ağa çiftliği, Topçular'da Valide Sultan, Rumeli ve Anadolu
yakalarına rastlayan Boğazkesen, Çengelköy'de Kütel, Karaağaç'ta
İbrahim Paşa, Yeniköy'de Feridun Paşa (veya Ağa) ile Eyüb Paşa, İmam
iskele'nde Fatıma Sultan ile Hatice Sultan, Kağıdhane'de kasır ve
Kadırga'da Osman Paşa, İbrahim Paşa Sarayı, Galatasaray, Taşlık ve
Kuruçeşme civarında Gazanfer Ağa, Ahmed Paşa, Samandıra'da Kapuağası
çiftliği, Kiremidlik ve Gökçelü köylerinde Defterdarzade İbrahim
Paşa bahçeleri bir dereceye kadar ilave edilebilir.
Bulundukları yerlerden başka yine haklarında esaslı bir bilgi
bulunmayan diğer bazı İstanbul bahçeleri arasında ise, Beşiktaş'ta
Valide Sultan ile Valide kethüdası Mustafa Efendi bahçeleri ve
Kazancıoğlu bahçesi, Ortaköy'de Bayram Paşa kethüdası Ali Paşa,
Mehmed Paşa ve Halil Paşa bahçeleri,Göksu'da Küçükgöksu, Bayram Paşa
ve Sultan Beyazıd bahçeleri, İstavroz'da Mirimiran bahçesi'yle
Mehmed Paşa, Yemişçi Hasan Paşa, Receb Paşa ve Nakkaş Paşa
bahçeleri, Üsküdar'da Gaffuri Efendi, Defterdar Paşa, Bayram Paşa,
Sinan Paşa ve Müsahib Paşa bahçeleri, Kuleli'de Mustafa Paşa
bahçesi, Beykoz'da Cay-i Umur Bahçesi, Yenikapı'da Bab-ı nev ve
Valide Sultan bahçeleri, Yedikule'de Mehmed Paşa bahçesi, Topkapı'da
Valide Sultan ve Hasan Ağa-zade bahçeleri ile Halil Paşa, Fazlı Paşa
veYemişçi Hasan Paşa bahçeleri, Südlice'de Caferabad, Hasanabad,
Abdüsselam, Ebüssuud Efendi ve Bezirganbaşı bahçeleri, Küçükçekmece
ile civarında Valide Sultan ve Mahmud Paşa bahçeleri ile Safraköyü
ve Florya bahçeleri (Tamirat defterlerinde adına Florina olarak
rastlanan bu bahçenin, Florina kuşları ile bir ilgisi bulanması
olasıdır.
Aynı zamanda Flurya ismi altında onyedinci asır Ikinci yarısında
mevcud olduğunu da bilinmektedir. Bir rivayete göre Florina
kazasından gelip Çifteburgaz köyüne yerleşen ve sonrasında bugünkü
Florya semtlerine kadar yayılan Rumlar birlikte getirdikleri Florina
kuşlarını burada üretip çoğaltmışlardı, bugünkü Florya isminin
buradan geldiği sanılmaktadır.), yine Küçükçekmece civarında
Harmanderesi mevkiinde Bahçe-i Sultani bulunmaktadır. Belli başlı
hasbahçeler olarak ise; Davutpaşa Bahçesi, İskender Çelebi Bahçesi,
Harami Deresi Bahçesi, Vidos Bahçesi, Siyavuş Paşa Bahçesi, Halkalı
Bahçesi, Tersane Bahçesi, Karaağaç Bahçesi, Koca Yusuf Efendi
Bahçesi, Beşiktaş Bahçesi, Dolmabahçe, Karabali Bahçesi, Üsküdar
Bahçesi, Ayazma Bahçesi, Piyale Paşa Bahçesi, Haydarpaşa Bahçesi,
Fener Bahçesi, İstavruz Bahçesi, Kule Bahçesi, Kandilli Bahçesi,
Göksu Bahçesi, Çubuklu Bahçesi, İncirli Bahçesi, Sultaniye Bahçesi,
Tokad Bahçesi, Büyükdere Bahçesi, Emirgune Bahçesi, Bebek Bahçesi
gibi bahçeleri sayabiliriz. |
 |
İyi
Konfigre edilmiş çiçek süslemesi bulunduğu ortamlara
cennet havası verecektir. |
| |
 |
| |
 |
| İyi bir
ışıklandırma çiçeklerin bütün güzelliğini gözönüne
serecektir. |
| |
 |
|
İstanbul Semtlerinin
isimleri nereden geliyor ?
Aksaray:
Fatih'in sadrazamı Ishak Paşa, Iç Anadolu Bölgesi'ndeki Aksaray'ı
ele geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü
Aksaray semtinin
bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler.
Ahırkapı:
Marmara Denizi'nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi
olan bu semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer
aldığı için Ahırkapı ismi verildi.
Aşiyan:
Kuş yuvası. Günümüzdeki ismini şair Tevfik Fikret'in burada bulunan,
Farsçada kuş yuvası anlamına gelen 'Aşiyan' isimli evinden alıyor.
Bağlarbaşı: Semt, en ünlü bağ ve bahçelerin bir dönem burada yer
almasından dolayı bu adla anılıyor.
Bebek:
Semtin isminin nereden geldiği konusunda iki rivayet bulunuyor.
Bunlardan ilki, F ati h Sultan Mehmet'in bölgeyi koruması için
gönderdiği bölükbaşının Bebek lakaplı olması. Diğeri ise padişahın
semtteki bahçesinde gezerken yılan görüp korkan şehzadesine bebek
demesi ve bundan sonra bahçesinin bebek bahçesi olarak anılması.
Beşiktaş:
Ilk görüş, semtin ismini Barbaros Hayrettin Paşa'nın gemilerini
bağlamak için diktirdiği beş taştan aldığı yönünde. Diğeri ise bir
papazın burada yaptığı kiliseye Kudüs'ten getirdiği beşik taşını
koyduğu ve ismin buradan geldiği yönünde.
Beyazıt:
Sultan II. Beyazıt'ın buraya kendi ismiyle anılacak bir külliye
yaptırmasından sonra semt, Beyazıt olarak anılmaya başladı.
Beyoğlu:
Semtin isminin nerden geldiği konusunda çeşitli rivayetler
bulunuyor. Bunlardan ilkine göre, Islamiyet'i kabul edip burada
oturmaya başlayan Pontus Prensinden adını alıyor semt. Diğerine
göreyse, 'Bey Oğlu' diye anılan Venedik Prensinin burada
oturmasından geliyor semtin adı. Son bir rivayet de, burada oturan
Venedik elçisine, yazışmalarda, "Beyoğlu" diye hitap edilmesinden
semtin bu adla anıldığını söylüyor.
Bakırköy:
Bizanslıların 'Makri Hori' dedikleri semt, 14. yüzyılda Osmanlıların
eline geçince 'Makriköy' adını aldı. 1925'te ulusal sınırlar
içindeki yabancı kökenli adların değiştirilmesi sırasında Atatürk'ün
isteğiyle semt Bakırköy adını aldı.
Bostancı:
Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği
bostanlardan biri olmasından alıyor.
Çatladıkapı:
Bizans zamanında yapılan surların Sidera adı bir verilen kapısı,
1532 tarihinde meydana gelen depremde çatlayınca, hem semt hem de
kapı Çatladıkapı olarak anılmaya başladı.
Çemberlitaş:
Bizans'ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu'nun bulunduğu
yerdeki büyük sütunlardan birisi olan Çemberlitaş, semte adını
verdi.
Çengelköy:
Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan
geldiği tahmin ediliyor.
Çıksalın:
Güzel manzaralı, geniş bir çevreye hakim olan bölgeye, halk arasında
"çık, salın" denilmeye başlandı.
Eminönü:
Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi 'Emin'lere
aitti. Semt, adını burada bulunan 'Gümrük Eminliği'nden alıyor.
Feriköy:
Semt adını Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan Madam
Feri'den alıyor. Bölgede bulunan geniş topraklar padişah tarafından
Madam Feri'nin eşine bağışlanmıştı. Ama eşi ölünce semt onun ismiyle
anılmaya başlandı.
Galata:
Gala, Rumca da "süt" anlamına geliyor. Bir rivayete göre Galata'nın
adı semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi. Başka bir
görüşe göre ise Italyanca 'denize inen yol' anlamına gelen 'galata'
kelimesi düşünülerek bu isim verildi.
Horhor:
Fatih'te bulunan semt, adını Horhor çeşmesinden alıyor. Rivayete
göre Fatih Sultan Mehmet bölge civarında yürürken yerin altından su
sesleri duyar ve yanındakilere, "Buraya bir çeşme yapın baksanıza
'hor hor' su sesleri geliyor" der ve buraya bir çeşme yapılır. Çeşme
de semt de Horhor ismiyle anılmaya başlar.
Okmeydanı:
Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta
geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış.
Şişli:Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin
burada bir konağı olduğu ve 'Şişçilerin Konağı'nın zamanla
değişikliğe uğrayarak 'Şişlilerin Konağı' hâline gelmesiyle semtin
adının Şişli olarak kaldığı anlatılıyor.
Şaşkınbakkal:
Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden
yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkânı açıldığını
görenler, burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala "şaşkın
bakkal" yakıştırması yaptılar. Bundan sonra da semt Şaşkınbakkal
olarak anılmaya başlandı.
Sütlüce:
Bugün Sütlüce semtinin olduğu yerde Süt Menbat isimli bir Rum köyü
vardı. Köyün bir köşesindeki bakır bir kadın heykelinin memelerinden
su akar; bu suyun, kadınların sütünü çoğalttığına inanılırdı. Bundan
dolayı semt, Sütlüce olarak anılır oldu.
Tahtakale:
Sözlük anlamı 'kale altı' olan Taht-el-kale' nin bozulmasıyla
Tahtakale'ye dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki
eski sur benzeri yapının aşağı kotunda yer aldığı için bu ismi
aldığı tahmin ediliyor.
Taksim:
Osmanlı zamanında sucuların; suyu, halka taksim ettikleri yer,
Taksim olarak anılmaya başlandı.
Teşvikiye:
Sultan Abdülmecit'in bir mahalle kurulması için teşvikte bulunduğu
semtin adı Teşvikiye olarak kaldı. Bu durumu, Harbiye Karakolu ile
Rumeli ve Valikonağı Caddelerinin kesiştiği kavşakta bulunan iki taş
belgeliyor.
Unkapanı:
Bazı satış yerlerinde Arapça'da 'Kabban' adını taşıyan büyük
teraziler bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline
buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı.
Üsküdar:
Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu
yakasında yer aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim
zamanla Üsküdar'a dönüştü.
Veliefendi:
Hipodrom bir zamanlar Şeyhülislam Veli Efendi'nin sahibi olduğu
topraklar üzerinde kurulduğundan semtin adı Veli Efendi'yle
anılıyor. |